‘Hayat limonata gibi ekşi ve tatlı’

ÜMRAN AVCI – Bir mübadil torunu olan Yasemin Özek, mübadele romanlarıyla tanınıp seviliyor. Yazar; son romanı “İstanbul Limonatası”nda bu kez bir aile öyküsü üzerinden göç duygusu etrafında dolaştırıyor okurunu. İstanbul – ABD arasında geçen romanda, 40 yaşında kendini yeniden keşfeden evli, iki çocuk babası Dario’nun eski benliğiyle vedalaşması ve yeniden doğuşunu hikâye ediyor. Aşkı uğruna ABD’ye yerleşen Dairo, çocuklarına İstanbul adını verdiği limonatasını hazırlarken Şişli’nin, Büyükada’nın, Beyoğlu’nun bir köşesinden çıkıveren bir hatırayı anlatıyor. Bu; çocukları için bir oyun, Dairo içinse anıları yâd etmek, günlük tutmak gibi bir geleneğe dönüyor.

■ İstanbul’un hafızasına yolculuk yaparken bir yandan da küstürülüp gidenlere bir özlem ve selam var. İstanbul’un sizdeki yerini sorsam?

İstanbul’la ilişkim, bir şehirle değil de bir insanla ilişki gibi. Sevgimin yanı sıra beni yorduğu, hayal kırıklığına uğrattığı zamanlar olsa da bir dosttan vazgeçememek gibi ona da arkamı dönemiyorum; ne yaşamımda ne de romanlarımda. İstanbul’u biricik yapan şeylerden birinin tarih boyunca çok kültürlü yaşamı olduğunu düşünüyorum. Farklı inançlar ve farklı kültürlerle zenginleşmiş, başından geçen onca felakete rağmen ayakta kalmaya çalışan büyülü bir şehir burası. Maalesef gitmek zorunda kalmış bütün dostlarımızın ardından büyüsü gölgelenmiş, bir yanı kırık, bir yanı hep eksik bana göre. Beyoğlu’nda yaşadığım ve çocukluğum boyunca sık sık adalara gittiğim için bunu çokça hissedebiliyorum. O yüzden romanlarımda dostlarımızı anmak, eksikliklerini tarihe not düşmek bir gönül borcu benim için.

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.

Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin

■ Dario’nun 40 yaşında kendisiyle yüzleşmesine tanık oluyoruz. Bazen kendimizi tanıdıktan sonra eski hâlimizle vedalaşıyoruz, diyen bir alt metin mi var “İstanbul Limonatası”nda?

İç huzurumuzun kendimizle barışık olmaktan geçtiğine inanıyorum dolayısıyla kendine küs bir insanın da bir noktada sahiden mutlu olamadığına… İnsan, genel olarak yüzleşmelerden kaçma eğilimi gösteriyor. Hele ki kendiyle yüzleşmek, bunların içinde en zor olanı. Bir kez gerçekleri fark ettiniz mi aynı insan olmanız mümkün değil çünkü. Bu da bir yanıyla konfor alanından çıkmayı gerektiriyor ki buna cesaret göstermek başlı başına sancılı bir süreç. Ama 40 yaş, başkalarının ne düşündüğüne dair endişelerin azaldığı, cesaretin arttığı bir dönemin başlangıcı bence. 40 yaşı seçmemin en büyük sebebi bu. Bizler toplumda bir adım öne çıkınca dışlanmaktan, değişimimizden ötürü yalnız kalmaktan korkuyoruz. Ama aksi de mümkün. Bunu göstermek istedim biraz da romanda. Geçinmeye gönlümüz olduğu sürece, ilişkilerimizi yeniden inşa edip benzersiz bir huzura kavuşabiliriz; en başta da kendimizle. 

Göz görmeyince gönül unutur mu? 

■ Romanda göç duygusu hâkim. Göçün yarattığı duygunun karşılığı nedir sizde?

Bir mübadil torunu olarak göç denince hissettiğim ilk duygu, hüzün. Sadece kendi ailemden yola çıkarak söylemiyorum bunu. Yunanistan’da yaptığım söyleşilerde de sıkça konuşuyoruz; birkaç nesil geçse bile hâlâ devam eden bir hüzün var. Nasıl olmasın? Evdeki çiçek bile yeri değiştiğinde küsüp solabiliyorken bir insanın başka topraklarda kök salması hiç kolay değil. İlk romanım evet, mübadele ile ilgiliydi. Sonraki romanlarımda inanç farklılığı yüzünden çocuğunun aşkına engel olmak için göç etmiş bir aileyi anlatmıştım. Bu romanda ise karakter aşkının peşinden gidiyor ve gönüllü göç ediyor. Ama onun hikâyesinde bile doğduğu topraklara duyduğu özlem hiç dinmiyor. “Göz görmeyince gönül unutur” diye söylense de gönül gözümüz doğup büyüdüğümüz yeri görmeye dolayısıyla nereye gidersek gidelim bütün özlemiyle bizimle gelmeye devam ediyor bence. Ayrıca bu romanda karakter sadece bir şehirden değil, bir kalpten de göç ediyor ki bu da en az diğeri kadar zorlu bir süreç.

■ Kitabın adı çocuklarına limonata yaparken anlattığı İstanbul hikâyelerinden geliyor. Neden limonata?

Kitabın ana karakteri Dario, çocuklarına ne zaman limonata yapsa geçmişinden bir anısını anlatıyor; kimi annesiyle kimi babasıyla kimi de ilk aşkıyla ilgili. Bu, çocukları için bir oyun ama Dario için hayatını temize çekmek, günlüğe iki satır yazmak gibi… Roman, okura da bir yaşam hikâyesi anlattığı ve  ‘70’lerin, ‘80’lerin İstanbul’unda, adalarında gezdirdiği için aslında bize de bir “İstanbul Limonatası” hazırlıyor. Neden limonata derseniz; hem tatlı hem ekşi tıpkı hayat gibi. 

Author: admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir